Zariyat Suresi - Molla Ramazan Şimşek

Molla Ramazan Şimşek Zariyat Suresi video tilaveti dinleyin ve izleyin.

Video açılmazsa videoyu yeni sekmede açabilirsiniz .

Zariyat Suresi - Mehmet Emin Sarı

Mehmet Emin Sarı Zariyat Suresi ok takipli Kur'an-ı Kerim video tilavetini dinleyin ve izleyin.

Video açılmazsa videoyu yeni sekmede açabilirsiniz.

Zariyat Suresi - Harun Yıldırım Meali

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Andolsun tozu dumana katıp savuranlara,

2. Derken ağır yük taşıyanlara,

3. Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,

4. Sonra işi taksim edenlere ki,

5. Size va’dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.

6. Ve şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir.

7. Andolsun güzel yolları bulunan göğe ki,

8. Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.

9. Ondan çevrilen çevrilir,

10. Kahrolsun o zan ve tahminle yalan söyleyenler;

11. Onlar ki, kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.

12. "Din günü ne zaman?" diye sorarlar.

13. O gün onlar, ateşin üstünde tutuluperitilecekler:

14. "Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir."

15. Şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve pınarlardadırlar;

16. Rablerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda bulunanlardı.

17. Gecenin az bir bölümünde uyurlardı.

18. Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.

19. Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır.

20. Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.

21. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?

22. Gökte rızkınız vardır ve size va’dolunmakta olan da.

23. İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz o sizin konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir.

24. İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?

25. Hani yanına girdiklerinde: "Selam." demişlerdi. O da: "Selam." demişti. "Yabancı bir topluluk."

26. Hemen sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile geldi.

27. Onu önlerine yaklaştırıp: "Yemez misiniz?" dedi.

28. İçinde onlardan gizli bir korku duydu. "Korkma!" dediler ve ona bilgili bir oğul müjdesini verdiler.

29. Bunun üzerine hanımı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın!" dedi.

30. Dediler ki: "Bu böyledir. Rabbin buyurdu." Şüphesiz Hakîm ve Alîm olan O’dur, O!

31. Dedi ki: "Ey elçiler, o halde asıl işiniz nedir?"

32. Dediler ki: "Şüphe yok ki biz, günahkar bir topluluğa gönderildik."

33. "Üzerlerine çamurdan taşlar atalım diye;"

34. "Rabbinin katında ölçüyü kaçıranlar için işaretlenmiştir."

35. Bu arada mü’minlerden orada kim varsa çıkardık.

36. Ne var ki orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulmadık.

37. Ve orada, acı bir azaptan korkanlar için bir alamet bıraktık.

38. Musa’da da... Hani biz onu apaçık bir delille Firavun’a göndermiştik.

39. Fakat o, bütün güç kaynaklarıyla yüz çevirip: "Sihirbaz veya delidir." dedi.

40. O, kınanacak işler yaptığı için, biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık.

41. Ad’da da... Hani onların üzerine köklerini kesen bir rüzgar gönderdik.

42. Üzerinden geçtiği hiç bir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp kül gibi dağıtıyordu.

43. Semud’da da... Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın." denmişti.

44. Ancak Rablerinin emrine başkaldırdılar; böylece bakıpdururlarken, onları yıldırım çarpıpyakaladı.

45. Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler.

46. Bundan önce Nuh kavmini de... Çünkü onlar da fasık bir kavim idi.

47. Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişleticileriz.

48. Yeri de biz döşeyipyaydık; ne güzel döşeyici!

49. Ve biz her şeyi iki çift yarattık. Umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.

50. Öyleyse Allah’a doğru kaçın. Gerçekten ben sizi O’ndan yana açıkça korkutupuyarıyorum.

51. Allah ile birlikte başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben sizi O’ndan yana açıkça korkutupuyarıyorum.

52. İşte böyle; onlardan öncekiler de bir rasul gelmeyiversin; mutlaka: "Sihirbaz veya deli." derlerdi.

53. Onlar bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar azgın ve taşkın bir kavimdirler.

54. Öyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin.

55. Ama öğüt veriphatırlat; gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar.

56. Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.

57. Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurupbeslemelerini de istemiyorum.

58. Şüphesiz Allah, evet O, Rezzak ve metin kuvvet sahibidir.

59. Artık gerçekten, zulmedenler için, arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.

60. Tehdit olundukları o günlerinden dolayı küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlere veyl olsun!

Zariyat Suresi - Erhan Mete

Erhan Mete Zariyat Suresi video tilaveti dinleyin ve izleyin.

Video açılmazsa videoyu yeni sekmede açabilirsiniz .

Zariyat Suresi - Yusuf Ali Meali

In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.

1. By the (Winds) that scatter broadcast;

2. And those that lift and bear away heavy weights;

3. And those that flow with ease and gentleness;

4. And those that distribute and apportion by Command;-

5. Verily that which ye are promised is true;

6. And verily Judgment and Justice must indeed come to pass.

7. By the Sky with (its) numerous Paths,

8. Truly ye are in a doctrine discordant,

9. Through which are deluded (away from the Truth) such as would be deluded.

10. Woe to the falsehood-mongers,-

11. Those who (flounder) heedless in a flood of confusion:

12. They ask, "When will be the Day of Judgment and Justice?"

13. (It will be) a Day when they will be tried (and tested) over the Fire!

14. "Taste ye your trial! This is what ye used to ask to be hastened!"

15. As to the Righteous, they will be in the midst of Gardens and Springs,

16. Taking joy in the things which their Lord gives them, because, before then, they lived a good life.

17. They were in the habit of sleeping but little by night,

18. And in the hour of early dawn, they (were found) praying for Forgiveness;

19. And in their wealth and possessions (was remembered) the right of the (needy,) him who asked, and him who (for some reason) was prevented (from asking).

20. On the earth are signs for those of assured Faith,

21. As also in your own selves: Will ye not then see?

22. And in heaven is your Sustenance, as (also) that which ye are promised.

23. Then, by the Lord of heaven and earth, this is the very Truth, as much as the fact that ye can speak intelligently to each other.

24. Has the story reached thee, of the honoured guests of Abraham?

25. Behold, they entered his presence, and said: "Peace!" He said, "Peace!" (and thought, "These seem) unusual people."

26. Then he turned quickly to his household, brought out a fatted calf,

27. And placed it before them.. he said, "Will ye not eat?"

28. (When they did not eat), He conceived a fear of them. They said, "Fear not," and they gave him glad tidings of a son endowed with knowledge.

29. But his wife came forward (laughing) aloud: she smote her forehead and said: "A barren old woman!"

30. They said, "Even so has thy Lord spoken: and He is full of Wisdom and Knowledge."

31. (Abraham) said: "And what, O ye Messengers, is your errand (now)?"

32. They said, "We have been sent to a people (deep) in sin;-

33. "To bring on, on them, (a shower of) stones of clay (brimstone),

34. "Marked as from thy Lord for those who trespass beyond bounds."

35. Then We evacuated those of the Believers who were there,

36. But We found not there any just (Muslim) persons except in one house:

37. And We left there a Sign for such as fear the Grievous Penalty.

38. And in Moses (was another Sign): Behold, We sent him to Pharaoh, with authority manifest.

39. But (Pharaoh) turned back with his Chiefs, and said, "A sorcerer, or one possessed!"

40. So We took him and his forces, and threw them into the sea; and his was the blame.

41. And in the ´Ad (people) (was another Sign): Behold, We sent against them the devastating Wind:

42. It left nothing whatever that it came up against, but reduced it to ruin and rottenness.

43. And in the Thamud (was another Sign): Behold, they were told, "Enjoy (your brief day) for a little while!"

44. But they insolently defied the Command of their Lord: So the stunning noise (of an earthquake) seized them, even while they were looking on.

45. Then they could not even stand (on their feet), nor could they help themselves.

46. So were the People of Noah before them for they wickedly transgressed.

47. With power and skill did We construct the Firmament: for it is We Who create the vastness of pace.

48. And We have spread out the (spacious) earth: How excellently We do spread out!

49. And of every thing We have created pairs: That ye may receive instruction.

50. Hasten ye then (at once) to Allah: I am from Him a Warner to you, clear and open!

51. And make not another an object of worship with Allah: I am from Him a Warner to you, clear and open!

52. Similarly, no messenger came to the Peoples before them, but they said (of him) in like manner, "A sorcerer, or one possessed"!

53. Is this the legacy they have transmitted, one to another? Nay, they are themselves a people transgressing beyond bounds!

54. So turn away from them: not thine is the blame.

55. But teach (thy Message) for teaching benefits the Believers.

56. I have only created Jinns and men, that they may serve Me.

57. No Sustenance do I require of them, nor do I require that they should feed Me.

58. For Allah is He Who gives (all) Sustenance,- Lord of Power,- Steadfast (for ever).

59. For the Wrong-doers, their portion is like unto the portion of their fellows (of earlier generations): then let them not ask Me to hasten (that portion)!

60. Woe, then, to the Unbelievers, on account of that Day of theirs which they have been promised!

Zariyat Suresi - Mustafa İslamoğlu Meali

Rahman rahim Allah`ın adıyla

1. İndiği yerden toz kaldırarak (hidayeti gönüllere) saçan;

2. bir o kadar da ağır mı ağır bir (mana) yükü taşıyan;

3. buna karşın, kolayca aktığı (kalpleri) fetheden;

4. ve emr(-i ilahiyi hayata) paylaştıran (vahiy) şahit olsun!

5. Hiç tartışmasız, size vaad edilmiş olan elbet doğrudur;

6. ve Hesap (Günü) mutlaka gelecektir.

7. Şahit olsun hareketli ve çok katmanlı yollarla donatılmış (olarak görünen) gök:

8. Elbet siz, (inanç hususunda) gerçekten de farklı görüşlerdesiniz;

9. savrulanlar, kendi aleyhine savrulurlar!

10. Kahrolsun keyfi yargılarını kesin gerçek gibi pazarlayanlar.

11. Onlar daldıkları gafletin derin karanlığında kendi varlığını unutanlardır;

12. "Hesap Günü ne zamanmış bakayım?" diye söylenenlerdir.

13. Onlar o gün ateşte azap görecekler;

14. (ve) onlara "Azabınızı tadın!" denilecek; "İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!"

15. Ne var ki sorumlu davrananlar, akıl sır ermez cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar;

16. Rablerinin kendileri için takdir ettiğini (derin bir şükranla) alarak; çünkü onlar, zaten daha önce de iyilerdendi:

17. gecenin az bir kısmında uyurlardı,

18. ve seher vakitlerinde ta yürekten Allah`a yalvarırlardı,

19. servetlerinde, isteyebilen ve isteyemeyen muhtaçların da bir payı vardı.

20. Yeryüzünde, gönülden inanmış olanların (şahit olduğu) ilahi işaretler vardır;

21. tıpkı sizin kendi varlığınızda olduğu (gibi): Bunları görmüyor musunuz?

22. Gökyüzünde ise (maddi manevi) rızkınızın ve size vaad edilen şeylerin (kaynağı) vardır:

23. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, bu (yeniden diriliş) en az(ından) sizin konuşma yeteneğiniz kadar gerçektir.

24. İbrahim`in, ilahi ikrama mazhar olmuş konukları hakkındaki kıssa sana ulaştı mı?

25. Hani, (elçiler) İbrahim`in huzuruna girmişler ve "(Sana) selam olsun!" demişlerdi de, o da, "(Size de) selam olsun!" demiş ve (içinden) "Bunlar tanımadık kimseler" diye geçirmişti.

26. Sonra, usulca ailesine yönelerek (kızartılmış) semiz bir buzağı getirmiş,

27. derhal önlerine sunarak "Buyurmaz mısınız?" demişti.

28. Derken, onlardan yana içini bir korku ve endişe kapladı. "Endişeye mahal yok!" dediler ve ona sıra dışı bir bilgi ile donatılmış bir oğlan çocuğu müjdelediler.

29. (Bu arada konuşulanları duyan) eşi çığlık atarak yaklaştı ve elini yüzüne vurarak, “Benim gibi bir kocakarının mı çocuğu olacak?” dedi.

30. “Evet, Rabbin böyle buyurdu;” dediler, “muhakkak ki O, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır, her şeyi hakkıyla bilendir.”

31. (İbrahim): "Peki ey Elçiler!" dedi, "Nedir bu olağandışı ziyaretinizin (gerçek) sebebi?"

32. Onlar "Biz" dediler, "günaha gömülüp gitmiş bir topluma gönderildik ki,

33. onların üzerine (gökten) taşlaşmış balçık yağdıralım;

34. kendini harcayanlara, senin Rabbinin katında hedefi belirlenmiş (taşlar).

35. Derken mü`minlerden orada bulunanları çıkardık;

36. zaten orada bir hane dışında hiçbir müslüman bulamadık.

37. Ve elem verici azaptan korkacak olan kimseler için orada bir işaret, bir mesaj bıraktık.

38. Aynı (mesaj) Musa kıssasında da var: Hani Biz onu açık ara muktedir kılan bir güçle Firavun`a göndermiştik.

39. Fakat o iktidarına güvenerek (Musa`ya) karşı çıkmış, üstelik "O, ya bir büyücü ya da bir delidir" demişti.

40. Derken, Biz de onu ve ordusunu enseledik, hepsini denize döktük: o hala kendi kendisini kınayadursun.

41. Aynı (mesaj) Ad kıssasında da var: Hani onlara da köklerini kurutan bir fırtına göndermiştik.

42. (Bu fırtına) geçtiği yerde hiçbir şey bırakmadı, hepsini kül edip göğe savurdu.

43. Aynı (mesaj) Semud kıssasında da var: Hani onlara da "Bir süreliğine siz de safa sürün bakalım!" denilmişti.

44. Nitekim onlar Rablerinin emrine karşı gelmişlerdi: Ve onlar bön bön bakarken, bir (bela) yıldırımı kendilerini enseleyiverdi;

45. ne yerlerinden doğrulmaya, ne de kendilerini savunmaya mecal bulabildiler.

46. Daha önce de Nuh kavmi (helak olmuştu): Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir kavimdiler.

47. Bütün bir göğü kendi güç ve kudretimizle Biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de Biziz.

48. Yeri de Biz yayıp döşedik: Biz, ne muhteşem bir döşeyiciyiz.

49. Her şeyi çift-zıt kutuplu yarattık ki, öğüt ve ibret alabilesiniz.

50. Şu halde (de ki): "Allah`a kaçınız! Şüphe yok ki ben O`nun katından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

51. Allah`la beraber, başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayınız! Elbette ben O`nun katından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

52. İşte böyle! Onlardan öncekiler, kendilerine gelen her peygambere mutlaka "sihirbaz" ya da "mecnun" dediler;

53. yoksa onlar bunu birbirlerine mi bulaştırdılar? Ama hayır, belli ki onlar (da bunlar da bizzat kendileri) Allah`a başkaldırmış azgın bir topluluktular.

54. Artık onları kendi hallerine bırak, (sen kendi işine bak); böyle yaptığın takdirde kınanacak değilsin.

55. Ama uyarmayı sürdür; en azından bir uyarının mü`minlere yararı olur!

56. Ben görünür-görünmez, bilinir-bilinmez tüm iradeli varlıkları sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım.

57. Onlardan ne bir rızık bekliyorum ne de beni beslemelerini:

58. çünkü Allah, evet, bütün rızıkları veren mutlak ve sınırsız güç ve kudret sahibi O`dur.

59. Bakın, elbette kendilerine kıyanların payına düşen, (seleflerinin) payına düşenin aynısı olacaktır: şu halde, (bu payı) acele istemelerine gerek yoktur.

60. İmdi, inkarda direnenlerin tehdit edildikleri o gün başlarına geleceklerden dolayı vay haline!

Zariyat Suresi - Ali Bulaç Meali

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Tozu dumana katıp savuran (rüzgar)lara,

2. Derken, ağır yük taşıyan (bulut)lara.

3. Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,

4. Sonra iş(ler)i taksim edenlere andolsun.

5. Size va’dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.

6. Şüphesiz din (hesap ve ceza) da mutlaka gerçekleşecektir.

7. ’Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış’ göğe andolsun;

8. Siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz.

9. Ondan çevrilen çevrilir,

10. Kahrolsun, o ’zan ve tahminle yalan söyleyenler’;

11. Ki onlar, ’bilgisizliğin kuşatması’ içinde habersizdirler.

12. "Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar.

13. O gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler:

14. "Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir."

15. Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;

16. Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.

17. Gece-boyunca da pek az uyurlardı.

18. Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.

19. Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı.

20. Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.

21. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?

22. Gökte rızkınız vardır ve size va’dolunmakta olan da.

23. İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va’dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir.

24. Sana İbrahim’in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi?

25. Hani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk."

26. Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi.

27. Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi.

28. (Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler.

29. Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)? dedi.

30. Dediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir."

31. (İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?"

32. "Doğrusu biz, suçlu-günahkar bir kavme gönderildik" dediler.

33. "Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için."

34. "(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin Katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir."

35. Bu arada, mü’minlerden orda kim varsa çıkardık.

36. Ne var ki, orda Müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık.

37. Ve orada, acı bir azaptan korkanlar için bir ayet bıraktık.

38. Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun’a göndermiştik;

39. Fakat o, ’bütün kişisel ve askeri gücüyle’ yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi.

40. Bunun üzerine, Biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,) ’kınanacak işler yapıyordu.’

41. Ad (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akim) bir rüzgar gönderdik.

42. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp-kül gibi dağıtıyordu.

43. Semud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın" denmişti.

44. Ancak Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp-dururlarken, onları yıldırım çarpıp-yakaladı.

45. Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler.

46. Bundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar da fasık bir kavim idi.

47. Biz göğü ’büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz.

48. Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz).

49. Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz.

50. Öyleyse, Allah’a doğru (yönelip, şirkten ve bozulmalardan) kaçın. Gerçekten Ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.

51. Allah ile beraber başka bir İlah(ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.

52. İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir.

53. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, ’azgın ve taşkın (tağiy)’ bir kavimdirler.

54. Öyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin.

55. Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar.

56. Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.

57. Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum.

58. Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.

59. Artık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.

60. Kendilerine va’dedilen o (azap) günlerinden dolayı vay o inkar edenlere.

Zariyat Suresi - Suat Yıldırım Meali

Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla

1. O tozutup savuran (rüzgârlara)

2. Yağmur yüklenen bulutlara,

3. Kolayca akıp giden (yıldızlar, bulutlar vb.) şeylere,

4. Emirleri, rızıkları, yağmurları vb. şeyleri taksim eden meleklere yemin ederim ki:

5. Size vâd olunan diriliş elbette gerçektir.

6. İşlerin karşılığı da mutlaka alınacaktır.

7. (7-8) Yollarla, yörüngelerle dolu gök hakkı için! Siz tam bir çelişki içindesiniz.

8. (7-8) Yollarla, yörüngelerle dolu gök hakkı için! Siz tam bir çelişki içindesiniz.

9. Oysa bu dâvetten, ancak aklı çarpılmış olan kimse çevrilip vazgeçirilir.

10. (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.

11. (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.

12. (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.

13. O gün, onların ateşin üzerinde kıvrandırılacakları gündür!

14. Onlara: "Tadın bakalım fitnenizi, tadın dünyada kaynattığınız fitne ateşinin neticesini! İşte gelmesini dört gözle beklediğiniz azap!" denilir.

15. Ama müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar.

16. Rab’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi.

17. Geceleri az uyurlardı.

18. Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.

19. Mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.

20. (20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.

21. (20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.

22. (20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.

23. Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki bu vaad, tıpkı sizin konuşmanızın sabit olduğu gibi bir gerçektir.

24. Sahi! İbrâhimin şerefli misafirlerinin gelişlerinden haberin oldu mu?

25. Onlar yanına varınca: "Selâm!" dediler. O da: "Size de Selâm!" diye cevap verdi, ama içinden: "Bunlar tanımadığım kimseler, hayırdır inşaallah!" dedi.

26. (26-27) Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi. Önlerine koyup "buyurmaz mısınız?" diye ikram etti.

27. (26-27) Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi. Önlerine koyup "buyurmaz mısınız?" diye ikram etti.

28. O sırada onlardan yana içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler ve ona büyüdüğünde âlim olacak bir çocuklarının dünyaya geleceğini müjdelediler.

29. Evin öbür köşesinden bunu duyan eşi, elini yüzüne vurarak: "Vay başıma gelene! Ben kısır bir kocakarı iken mi doğuracağım!" diye çığlık attı.

30. Onlar, hanımına: "Evet, Rabbin böyle buyurdu, dediler. O, tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir."

31. İbrâhim: "Peki sizin gelişinizin asıl sebebini öğrenebilir miyim ey değerli elçiler?" dedi.

32. (32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."

33. (32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."

34. (32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."

35. Derken, oradaki müminleri şehirden çıkarma emrini verdik.

36. Ama orada, bir hane dışında, Biz’e itaat eden aile bulamadık.

37. Ve öyle acı bir azaptan korkanlar için, orada bir alâmet bıraktık.

38. Mûsâ’nın olayında da alınacak dersler vardır. Onu âşikâr bir delille (mûcize ile) Firavun’a göndermiştik.

39. O var gücüyle ve bütün ordusuyla sırtını çevirdi ve "Mûsâ, ya bir büyücü, ya da bir delidir!" dedi.

40. Biz de hem onu, hem ordularını yakalayıp denizin dibine geçiriverdik. Boğulurken, pişmanlıkla kendi kendini kınıyordu.

41. Âd halkında da alınacak dersler vardır. Onlara da ortalığı kasıp kavuran köklerini kurutan bir kasırga gönderdik.

42. Bu rüzgâr, uğradığı her şeyi derhal kül gibi savuruyordu.

43. Semûd ahalisinde de böyle alınacak ibretler vardır. Onlara da "Bir süre hayattan zevk alın bakalım!" denilmişti.

44. Onlar Rab’lerinin emrinden uzaklaşıp azıtınca kendileri baka baka, o müthiş yıldırım onları çarpıverdi.

45. Oldukları yerde çöke kaldılar, ne doğrulabildiler, ne de yardım gördüler.

46. Daha önceleri de Nûh’un halkını helâk etmiştik. Çünkü onlar da din yolundan çıkmış kimselerdi.

47. Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz. Çünkü Biz geniş kudret ve hakimiyet sahibiyiz.

48. Yeryüzünü de Biz döşedik, bakınız Biz ne de güzel döşedik!

49. Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.

50. "O halde, Allah’a kaçın, çabuk Allah’ın himayesine koşun. Zira ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen âşikâr bir elçiyim."

51. Sakın Allah’ın yanı sıra başka mâbud icad etmeyin. İşte ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen aydınlatıcı bir elçiyim.

52. İşte böyle... Senin hemşehrilerinden önceki ümmetlere ne zaman bir elçi geldiyse mutlaka ona muhatapları büyücü veya deli dediler.

53. Birbirlerine tavsiye mi ettiler, aralarında anlaştılar mı ki hep aynı şeyleri söylediler? Hayır, böyle bir tavsiye yok ama, onlar azgınlıkta müşterekler. İşte ondan, böyle söylerler.

54. Sen de onlardan yüz çevir, yeterince onlara hakkı anlatmaya çalıştığından artık bundan ötürü seni kimse ayıplayamaz.

55. Bununla beraber yine de hatırlatıp öğüt ver! Zira gerçeği hatırlatıp nasihatte bulunma, inananlara ve inanacaklara fayda verir.

56. Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.

57. (57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâ’dır.

58. (57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâ’dır.

59. Muhakkak ki şimdiki zalimlerin de, daha önceki meslekdaşlarının payı gibi, bir azap payı vardır. Acele etmelerine hiç gerek yok, nasılsa ona kavuşacaklar!

60. Ama tehdit olundukları o gün de gelince, çekeceklerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

Zariyat Suresi - Seyyid Kutub Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Esip savuranlara.

2. Yükünü yüklenenlere.

3. Kolayca süzülenlere.

4. İşi ayıranlara and olsun.

5. Size va’dedilen, mutlaka doğrudur.

6. Ceza muhakkak olacaktır.

7. Yolları bulunan göğe andolsun ki.

8. Ey inkarcılar, siz, şüphesiz çeşitli görüştesiniz.

9. Çevrilen, ondan çevriliyor.

10. O çeşitli görüşleri atan yalancılar kahrolsun.

11. Onlar aptallık içinde ne yaptıklarını bilmezler.

12. Ceza günü ne zaman? diye sorarlar.

13. O gün onların ateşe sokulacakları gündür.

14. Azabımızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte denir.

15. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, cennetlerde, pınar başlarındadırlar.

16. Rab’lerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce de güzel davranırlardı.

17. Geceleri pek az uyurlardı.

18. Seher vaktinde de istiğfar ederlerdi.

19. Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.

20. Kesin inanacak insanlar için yeryüzünde nice deliller vardır.

21. Kendi canlarınızda da nice deliller vardır. Görmüyor musunuz?

22. Rızkınız da, size va’dedilen azab da göktedir.

23. Göklerin ve yerin Rabb’ine and olsun ki bu vaad, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.

24. İbrahim’in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?

25. «Selam size» demişti. İçinden de, onların «tanınmamış bir topluluk» olduklarını geçirmişti.

26. Gizlice ailesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi

27. Onu, önlerine yaklaştırdı «Yemez misiniz?» dedi.

28. Yemediklerini görünce içine bir korku düştü. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.

29. Karısı hayretle çığlık içinde geldi. Yüzünü kapayarak «Ben kısır bir kocakarıyım» dedi.

30. «Rabb’in böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.»

31. «O halde işiniz nedir ey elçiler?» dedi.

32. «Biz suçlu bir kavme gönderildik.»

33. Ki onların üzerine çamurdan taşlar salalım;

34. Rabbinin katında, haddi aşanlar için işaretlenmiş taşlar.

35. Orada mü’minlerden kim varsa çıkardık.

36. Zaten orada bir ev halkından başka müslüman da bulamadık.

37. Acı azabdan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.

38. Musa’nın başından geçenlerde de ibretler vardır. Onu apaçık bir delille Fir’avn’a gönderdik.

39. Fir’avn ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve «Musa, ya bir büyücü ya da bir delidir» dedi.

40. Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.

41. Ad kavminde de ibretler vardır. Onlara kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.

42. Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.

43. Onlara, «Bir süreye kadar zevklenin» denmişti.

44. Rab’lerinin buyruğuna baş kaldırdılar, bu yüzden bakıp dururlarken onları yıldırım yakaladı.

45. Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

46. Daha önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler.

47. Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.

48. Yeri biz döşedik biz ne güzel döşeyiciyiz.

49. Her şeyden çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.

50. O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, sizi O’ndan açık bir şekilde korkutuyorum.

51. Allah ile beraber başka tanrılar uydurmuyorum. Ben size O’nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

52. «Büyücü veya cinlenmiş» dediler.

53. Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır onlar azgın bir topluluktur.

54. Onlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin.

55. Ancak yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak, mü’minlere fayda verir.

56. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

57. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum.

58. Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.

59. Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmiş arkadaşlarının payı gibi bir azab payı vardır. Acele etmesinler.

60. Söz verilen günün azabından vay o kafirlerin haline!

Zariyat Suresi - Süleyman Ateş Meali

Rahmân ve Rahim Allâh’ın adıyla

1. Savurup kaldıranlara,

2. (Yağmur) Yüklü (bulut)lara,

3. Kolayca akıp gidenlere,

4. İş(ler)i taksim edenlere (rızıkları, yağmurları dağıtan güçlere) andolsun ki,

5. Size va’dedilen, mutlaka doğrudur.

6. Cezâ muhakkak olacaktır.

7. (Çeşitli) yolları (yörüngeleri) bulunan göğe andolsun ki,

8. Siz, çeşitli söz(ler) içindesiniz.

9. Çevrilen, ondan çevriliyor.

10. O (çeşitli sözleri) atan yalancılar kahrolsun!

11. Onlar aptallık içinde yanılıp durmaktadırlar.

12. "Cezâ günü ne zaman?" diye sorarlar.

13. O gün onlar ateş üzerinde yakılacaklardır.

14. (Kendilerine): "Fitnenizi (fesâdınızın cezâsını) tadın! Acele isteyip durduğunuz şey budur işte!" (denilecek).

15. Korunanlar, cennetlerde, çeşme başlarındadırlar;

16. Rablerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı.

17. Geceleri pek az uyurlardı,

18. Seherlerde onlar istiğfar ederlerdi,

19. Mallarında dilenci ve yoksul için hak vardı.

20. Kesin inanacaklar için yerde nice ibretler vardır.

21. Kendi canlarınızda da öyle. Görmüyor musunuz?

22. Gökte rızkınız da var, uyarıldığınız (azâb)da var!

23. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o, sizin konuştuğunuz gibi gerçektir.

24. İbrâhim’in ağırlanan konuklarının haberi sana geldi mi?

25. Bir zaman onun yanına girmişler: "Selâm" demişlerdi. "Selâm, dedi, (siz) tanınmamış bir topluluk(sunuz)."

26. (Konuklarına yemek hazırlamak için) gizlice âilesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi.

27. Onu, önlerine yaklaştırdı, "Yemez misiniz?" dedi.

28. (Yemediklerini görünce) Onlardan içine bir korku düşürdü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.

29. Karısı (Sare) çığlık içinde geldi (hayretten elini) yüzüne vurarak: "(Ben) Kısır bir kocakarı(yım, benden nasıl çocuk olur)?" dedi.

30. Dediler ki: "Rabbin böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sâhibidir, bilendir."

31. (İbrâhim): "O halde göreviniz nedir ey elçiler?" dedi.

32. Dediler: "Biz suçlu bir kavme gönderildik."

33. "Ki onların üzerine çamurdan taş(lar) salalım."

34. "Rabbinin katında, haddi aşanlar için işâretlenmiş (taşlar)."

35. Orada bulunan mü’minleri çıkardık.

36. Zaten orada bir ev (halkın)dan başka müslüman da bulmadık.

37. Acı azâbdan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.

38. Mûsâ’da da (ibret alınacak şeyler vardır). Onu açık bir delil ile Fir’avn’e göndermiştik.

39. (Fir’avn ona) Yanını çevirdi ve: "Bu, ya büyücü veya cinlidir" dedi.

40. Biz de onu ve askerlerini yakaladık, onları denize attık. (O boğulurken pişmanlıkla) Kendi kendini kınıyordu.

41. ’Âd (kavmin)de de (ibret alınacak şeyler vardır). Onlara, köklerini kesen bir rüzgâr gönderdik.

42. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, onu kül gibi ediyordu.

43. Semûd (kavmin)de de (ibret alınacak şeyler vardır). Onlara: "Bir süreye kadar sefâ sürün" denmişti.

44. Rablerinin buyruğuna başkaldırdılar, bu yüzden onlar bakıp dururlarken, onları yıldırım yakaladı.

45. (Yurtlarında çöküverdiler) Ne kalkabildiler, ne de (bu duruma) engel olabildiler.

46. Daha önce de Nûh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler.

47. Göğü sağlam yaptık, biz genişleticiyiz (kudretimiz geniştir, göğü öyle genişleten biziz).

48. Yeri biz döşedik, (biz) ne güzel döşeyiciyiz.

49. Her şeyden iki çift (erkek dişi) yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.

50. "O halde Allâh’a kaçın, ben size O’nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım."

51. "Allâh ile beraber başka tanrılar uydurmayın. Ben size O’nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım."

52. İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: "Büyücü veya cinlenmiş" dediler.

53. Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyi söylüyorlar)? Doğrusu, onlar azgın bir topluluktur.

54. Onlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin.

55. Ama yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak inananlara yararlıdır.

56. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

57. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum.

58. Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sâhibi olan ancak Allah’tır.

59. Muhakkak ki, bu zulmedenlerin de (geçmiş) arkadaşlarının payı gibi bir azâb payı vardır, (ötekilerin başına gelen azâb gibi bir azâb bunların da başına gelecektir), acele etmesinler.

60. Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

Hafız İlhan Tok - Zariyat Suresi

Zariyat Suresi, Hafız İlhan Tok tarafından okunan Ok Takipli Kur'an-ı Kerim Hatmi Şerifi serisinin 051. suresidir.

Türkçe açıklamalı hatim dersi ve sure metni için: Zariyat Suresi - Türkçe Açıklamalı Hatim Dersi

Zariyat Suresi - Ebubekir Şatıri

Ebubekir Şatıri Zâriyât Suresi video tilavetini dinleyin ve izleyin.

Video açılmazsa videoyu yeni sekmede açabilirsiniz .

Zariyat Suresi - Nasser Al Qatami

Zariyat Suresi Nasser al Qatami video tilavetini dinleyin ve izleyin.

Video açılmazsa videoyu yeni sekmede açabilirsiniz .

Zariyat Suresi - Elmalılı Hamdi Tefsiri

51-ZARİYAT:

"Tozdurup savuranlara andolsun."ZERV, tozutup götürmek, savurmak, kırıp ufalamak demektir.

ZÂRİYÂT: Kırıp ufalayan veya savuran, ya da toz duman edip götüren kuvvetler demektir. Mesela toprağı ve başka şeyleri tozdurup savuran rüzgarlar, volkanları püskürten, yaratıkları kırıp dağıtan ve yayıp açan melekler ve barut, dinamit gibi sonradan bulunmuş ve bulunacak şiddetli patlayıcı, tahrip edici ve yakıcı bütün sebepler bu kavrama dahildir. Beydâvî, "Bütün yaratıkları savuran sebepler" demekle bu genelliği göstermiştir. Müfessirlerin çoğunluğunun "rıyah" yani rüzgarlar ile yetinmesi Hz. Ali'den gelen rivayete göredir ki bu tefsir "kavram" itibarıyla değil bir "örnek ile tefsir" olsa gerektir. Yoksa kavram itibarıyla nesiller dünyaya getiren doğurgan kadınlar diye de mânâ verilmiştir.

2- Sonra bir ağırlık yüklenenlere, yağmur yüklenen bulutlar, bulutları taşıyan rüzgarlar veya gebe kadınlar veya bütün bunların sebepleri ki bunlar öncekilerin aynısı da, başkası da olabilir. Önce tozdurur, sonra da yüklenir, taşır, veya tozdurup savuran başka, taşıyıp götüren başka olur, bir ordunun ağırlıkları ve ganimetleri gibi.

3- Sonra da kolaylıkla akanlara, gemiler ve benzeri trenler, otomobiller gibi.

4- Sonra da bir emir taksim edenlere yemin olsun, yani bütün bunları idare etmek, tozdurulan taşınan, götürülen şeyleri varacakları yerlere yetiştirmek için yüce Allah'ın emrini ayırıp dağıtan meleklere, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail gibi emir meleklerine yemin olsun, bunlara yemin, cezanın meydana gelmesinde özellikle hizmetlerini hatırlatmadır. Yani sayılan bu kuvvetlerin önemlerine işaret ile kesin bir şekilde uyarıda bulunur ki;

5- Size vaad olunan, muhakkak doğrudur. Kâf Sûresi'nde geçtiği üzere size yapılmakta bulunan vaadler ve tehdidler, o yeni yaradılış, dirilme ve çıkma, girme ve ebedilik hep doğrudur.

6- Ve din mutlaka olacaktır, din yani ceza ve sorumluluk vardır. Amellerinin cezası, iyiliğe çalışanlara iyilikle mükafat, kötülüğe çalışanlara kötülükle ceza mutlaka olacak, herkes ettiğini bulacaktır.

7- "Zatü'l-hubük" semaya yemin ederim. "Zatilhubük" niteliği, eşsiz bir ifadedir. Bunun mânâsının ne olduğu hakkında çok şeyler söylenmiştir.

HUBÜK: "Habike'nin de, "Hibâk"in de çoğulu olabilir. "Târika" "Turuk" "Misal" "Müsül" gibi.

HABÎKE: Dikkat ve özenle sağlam sanatlı dokunmuş yol yol, menevişli güzel kumaşa denir.

HİBAK" de, rüzgar hoş estiği zaman denizde veya kumda meydana gelen yol yol kıvrıntılara denir. Saçların çok kıvırcıklığından meydana gelen dalgalanmalara, yani ondülasyona hubük denir. Kelimenin kökü olan "Habk" sıkı bağlayıp sağlam yapmak, ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde sanat eseri ortaya çıkacak şekilde güzel bir zemin üzere dokumak anlamına gelir ki aslı, "sefâkat" yani kumaşı sağlam ve güzel dokumak diye özetlenmiştir. Birçok kimse, hâreli yollu yollu mânâsı ile "yollara sahip" diye tefsir etmiştir. Bundan da bazı kimseler yıldızların yörüngeleri mânâsına kendilerine özel yollar, bazıları da, ilim ve bilgiye götüren ve yaratanın birliğine, kudretine, ilmine ve hikmetine delalet eden aklî yolları anlamışlar, bazıları da saman yolları, adına kehkeşan da denilen samanyollarını söylemişlerdir. Fakat İbnü Abbas, Katade, İkrime, Mücahid, ve Rebî'den rivayet olunduğuna göre de "güzel, düzgün yaratılışlı", Mücahid'den diğer bir rivayette de "yapısı sağlam" diye tefsir olunmuştur. Mânâyı kısaca özetleyen bu ifadeden biz şunu anlıyoruz ki gökyüzü, yıldızları ve türlü yörünge ve yıldızların döndükleri yerlerle pek sıkı ve son derece sanatlı bir biçimde dokunmuş güzel nakışları olan düzgün ve sağlam, üzeri menevişli bir kumaşa benzetilmiş ve buna yemin ile, onun genel biçiminde tevhîde delalet eden ve yaratıcısının birlik ve kudretini gösteren güzel ve sağlam uyum ve ahenk hatırlatılarak sözleri değişik olanlara bir yasaklamada bulunulmuş, görüş ayrılıklarının tevhide döndürülmesi gerektiği anlatılmıştır. "Habk" kökü, hem yolları hem de sağlam ve güzel bir dokuma mânâsını taşıması itibarıyla bunda, dağınıklıkları birleştiren yüksek bir toplumun manzarasına da işaret vardır. Bunun yedinci sema olduğunu söyleyenler olmuş ise de "sema cinsi" olması daha uygundur. Şu halde mânânın özeti şudur:

8-O sağlam ve düzgün dokunmuş meneviş kumaşlı güzel ve yüksek semaya dikkatinizi çekerek söylerim ki: Siz gerçekten farklı farklı ifadelerde bulunuyorsunuz. Sözleriniz birbirini tutmuyor, bir hüküm altında toplanmıyorsunuz. "Gökleri ve yeri yaratan Allah" dersiniz, sonra da tutar başkalarına taparsınız. Çeşitli ilahlara taptığınız için, gittiğiniz yollar ve amaçlarınız bir hedefte birleşmiyor, hakta birleşmediğiniz için peygambere bazen sihirbaz, bazen kâhin, bazen şair bazen de deli gibi birbirini tutmaz sözler söylüyorsunuz! Bir taraftan dinin, yani cezanın olacağına inanmıyor, Hakk'a uymayan görüşleri benimsiyorsunuz, bir taraftan da ileride bize şefaat ederler diye putlara tapıyorsunuz.

9- Ondan çevrilen çevrilir. O çeşitli görüşlerden dönmesi takdir edilmiş olan döner, doğruya iman eder. İman etmeyenlere gelince "O kendi tahminlerini ileri atanlar kahrolsun..." yahut hak yolundan saptırılmış, sapıklık da tabiatı ve huyu olmuş bulunan çevirilenler, o doğru ve gerçekleşecek olan vaad ve tehdide, ahiret ve cezaya iman etmekten saptırılır, çeşitli görüşlere ve kanaatlere sürüklenirler.

10-11- O kahrolası harraslar, yani sırf kendi zan ve tahminlerine göre atan, fikir adına kendi heveslerini ileri süren yalancılar ki onlar bir cehalet içinde, yani herşeyi kuşatan bir sel gibi kendilerini her noktadan sarıp bürümüş olan batak, bir sarhoşluk veya bir cehalet içinde şuursuzdurlar. Allah'ın emrinden gafiller, başlarına gelecek felaketin farkında değiller.

12- O din günü, yani gerçekleşeceği haber verilen o cezanın günü ne zaman? diye soruyorlar. İnanmadıkları için eğlenmek istiyorlar.

13- İşte cevabı: Onların ateş üzerinde kıvrandırılacakları gündür.

"FİTNE"nin asıl mânâsı: Altın ve gümüş gibi herhangi bir maden cevherinin iyisini kötüsünden ayırmak için ateşe atılmasıdır. Bundan meşakkate sokmak, sınamak yani imtihan etmek, azdırmak , çok beğenip tutulmak gibi fitnenin sonucu, lazımı olan mânâlarda da kullanılır.

14-16-Nitekim "Tadın fitnenizi!" Azaba yahut azab ve meşakkate sebep olan küfür ve fesat mânâsınadır. "Bu işte, sizin acele ile istediğiniz!" yani böyle denecek. Yani nasıl olduğunu ve miktarını tayin ve takdir edemiyeceğiniz Cennetler ve pınarlarda, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak, yani hoşnutlukla kabul edip razı ve hoşnud olarak. Çünkü onlar ondan önce, yani dünyada iyi amel işleyen kimselerdedirler. Güzel ameller yapar ve güzel yaparlardı, onun için mükafata ve sevaba layık olmuşlardı, onu hoşnutluk içinde gülerek alırlar. Bu cümle "Rablarının vermesi'nin sebebini gösterirken, takvanın da yalnız menfi, eylemsiz bir mahiyette olmayıp aynı zamanda güzel işler yapmak mânâsında müsbet bir mânâ ifade ettiğini anlatır.

17- Onun için bu da şöyle açıklanıyor: Geceden pek az uyurlardı. "Birazı hariç geceleri kalk namazı kıl!" (Müzzemmil 73/2) âyetinin mânâsına göre amel ederler, Allah şevki, ahiret endişesi ile gözlerine uyku girmez, ibadet eder, vazife yaparlardı.

HUCU', az uyku, ve özellikle gece uykusu, demektir. Âyet metnindeki ziyade veya mevsul veya masdarlık bildiren bir harftir. Olumsuzluk bildiren bir harf olarak şöyle de mânâ verilmiştir: "Bazı gece biraz bile uyumazlar, hepsini ihya ederlerdi." Bir rivayette de "Az idiler, geceden uyumazlardı." diye iki cümle olarak mânâ verilmişse de ağır basan şık birincisidir.

18- Ve seher vakitleri onlar istiğfar ederlerdi. Yani geceleri öyle ibadet etmekle birlikte sanki günah ile vakit geçirmiş gibi seher vakitleri de yatmaz, kusurları için af dilerlerdi. Âyetteki zamiri ile ifadede kasır vardır. Yani dua ve istiğfarın en güzel zamanı olan seher vakitleri öyle icabet ve kabule şayan istiğfarı onlar, o iyi kimseler yaparlar.

19- Mallarında da dilenci ve mahrum için bir hak vardı.

SAİL, isteyen, dilenen, MAHRUM, iffetinden dolayı zengin zannedildiği için sadakadan dahi mahrum bulunan muhtaç demektir. Resul-i Ekrem (s.a.v)'den rivayet edilmiştir ki: "Miskîn bir yemek iki yemek ve bir lokma iki lokma ve bir hurma iki hurma, kendisini savacak olan değil" buyurmuş. O halde miskin kimdir? demişler, "Miskin; öyle bir kimsedir ki, bulamaz ve bilinip kendisine sadaka da verilemez." buyurmuş. İbnü Abbas'tan bir rivayette: Kazanamayan bedbaht denilmiş, bazıları da rızık sebepleri kendisine yaklaşmış olduğu halde uzaklaşmış, mahrum kalmış olan düşkün diye tefsir etmişler ise de önceki daha kapsamlıdır. "Hak" deyimi zahiren bunun vacib olduğunu ifade eder. Onun için Kâdî Münzir İbnü Saîd, bunun farz olan zekat olduğu kanaatine varmıştır. Fakat bu sûrenin Mekkî, ve zekatın Medine'de farz kılınmış olması dolayısıyla çokları bunu nafile sadaka olarak anlamışlar, ve zekattan ayrı olarak kendilerinin taahhüt ettikleri "bol bir nasip" diye tefsir etmişlerdir. İslam toplumunun yükselmesinde çok büyük önemi olan bu noktanın özellikle dikkat çekici olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur.

20-21- Yeryüzünde de âyetler vardır, kesin bilgi edinecekler için nefislerinizde de nice deliller vardır ki cezanın ve hesaba çekilmenin olacağını ve dinin hak olduğunu gösterirler. Yeryüzünde dolaşan ve yerküreyi inceleyenler iyi çalışanlarla çalışmayanların, korunanlarla korunmayanların, tasdik edenlerle inanmayanların akıbetlerindeki farkı gösterecek çok deliller bulurlar. Vicdanlarla başvurulması halinde de iman eden herkes, yaratılmasının merhalelerinden Allah'ın kudretini ve her günkü hayatında bile vazife ve sorumluluğunun varlığını anlar.

22- Semada da rızkınız, yağmur sıcaklık vesaire gibi rızık sebepleri ve size vaad edilen şeyler var yahut mukadder. Bunun zahiri yukarıki gibi vaad ve tehdidi içine alır. Fakat çoğunlukla sevap ile tefsir etmişler ve cennetin yedinci semanın üstünde, Arş'ın altında olduğunu nakletmişlerdir.

23- İşte o sema ve yer yüzünün Rabbine yemin olsun ki, O size edilen vaad mutlaka haktır tıbkı sizin konuşmanız, söylemeniz gibi, yani sizin konuşmanız nasıl kesin olan bir şey ise sorumluluğunuz, vaad olunan ceza ve mükafaatınız da öylece olacaktır.

Yeryüzü ve nefislerdeki bu deliller bazı örnekler ile açıklanıp peygamberliği beyan etmek için buyuruluyor ki:

Meâl-i Şerifi

24- Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?

25- Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.

26- İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.

27- Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.

28- Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.

29- Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.

30- Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.

31- İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi.

32- Onlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.

33- Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.

34- O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler.

35- Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.

36- Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.

37- Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.

38- Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.

39- Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti.

40- Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.

41- Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik.

42- O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.

43- Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti.

44- Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.

45- Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.

46- Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.

24- "Geldi mi sana?" Bu ifade, hikayenin büyüklüğü ve vahiy ile bildirdiği hakkında bir uyarıdır.

HADİS, insana gerek uyanıklık anında gerek uykuda vahiy veya işitme biçiminde gelen söze denir. Biz bu gibi yerlerde "kıssa" diyoruz.

DAYF, aslında misafire ikram ve ziyafetin kaynağı olan meyil mânâsına mastar olmakla tekil ve çoğul anlamında kullanılır. Eski Türkçe'de buna "konuk" derlerdi. Biz "misafir" diyoruz. Fakt biz bunu Arapça'da bilinen yolcu mânâsı ile değil, Araplar'ın "dayf" dediği mânâ ile Türkçe bir kelime gibi kullanıyoruz. Burada kelimenin mânâsı çoğuldur. Çünkü "ikram edilenler" sıfatı ile nitelenmişlerdir. Bunlar Enbiya Sûresi'nde "Lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır." (Enbiya 21/26) buyurulduğu üzere Allah katında ikrama eren şerefli meleklerdir. Hz. İbrahim de bunlara eşi Sâre ile kendisi bizzat hizmet etmek ve ziyafet vermek suretiyle ikram eylemiştir. Bir rivayette "on iki melek" bir rivayette de "üç melek: Cebrail, Mikail, İsrafil" denilmiştir.

25- Selam cümlesinden hafifletilmiş bir cümledir. "Sana selam verir selamet dileriz." demek gibidir. Selam "aleyküm selam" demektir.

Merfu halinde sübut mânâsı olması itibarıyla daha kuvvetli bir selam ile cevap vermiştir. Münker, yani görülmedik, tanınmadık, acaib bir topluluk dedi. İslâm'ın alameti olan ve o zaman bilinmeyen selam verişleri, hal ve tavırları tuhafına gitmiş bu suretle kimliklerini gizleyerek geldiklerini de sezer gibi olmuştur.

26- Derhal bir yolunu bularak eşine sıvıştı, yani misafirlere sezdirmeksizin önce yemek tedariki için ailesine koştu, demek ki, misafire ikramın adabından birincisi budur. Gitti ne yaptı ise yaptı. Çok geçmeden semiz bir buzağı getirdi. Hûd Sûresi'nde kebap edilmiş, kızartılmış olduğu (Hud, 11/69) geçmişti. Burada da semizliği anlatılıyor. Demişler ki genel olarak malı sığır cinsi idi. Onun için en güzel ikram olmak üzere semiz danayı seçti.

27- Hemen onu yakınlarına koydu yemez misiniz? dedi. Bunun yemeğe buyurun mânâsına bir teklif veya ne için yemiyorsunuz? mânâsına bir soru olma ihtimali olduğu söylenmiştir.

28- Bunun üzerine onlardan içine bir korku düştü. "Yemeğe el uzatmadıklarını görünce onlardan işkillendi." (Hud, 11/70) Çünkü düşmanlık ve tepkiye delalet eden bir mânâdan uzak kalmaz. İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre melek olduklarını sezdi, azab için gelmiş olmaları ihtimali hatırına gelerek korktu. "Korkma" dediler, ve ona çok bilgili bir oğlu olacağını müjdelediler. Hud Sûresi'nde açıklandığı üzere bu oğul İshak'tır. Saffat'da, "İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik" (Saffat, 37/101) âyeti ile müjdelenen İsmail idi. "Alîm" yani büluğ çağından sonra çok bilgili olacak bir oğul ki peygamberlik ile de tefsir edilmiştir. Bu vasıf ile müjde hem hayatını hem de olgunluğunu beyan ile müjdelemedir.

29- Bunun üzerine hanımı yüzünü döndü. Müfessirler diyorlar ki: Hanımı Sâre bir köşede bakıyordu, o müjdeyi işitince utandı evine gitmek içini yüzünü döndü.

SARRE, "Sarir" kelimesinden türeme "haykırma" mânâsınadır. Yani, a... diye içini çekerek bir çığlık kopardı da elini yüzüne çarptı ve kısır bir ihtiyar kocakarı dedi. Yani ihtiyarlamış, bununla birlikte gençliğinde bile doğurmamış kısır bir koca karı çocuk mu doğurur?

30-Buna kar dediler ki öyle Rabbin buyurdu, yani biz o söylediğimizi kendimizden söylemiyoruz, yalnız Rabbinin kelamını haber veriyoruz. Şüphesiz ki O, öyle Hakîm öyle Alîm'dir. Hikmetiyle dilediğini yapar ve nasıl yapacağını bilir. Bundan dolayı O'nun dediği mutlaka olur.

31-Bu şekilde İbrahim (a.s) onların Allah tarafından gönderilmiş melek olduklarını anladığı gibi görevli oldukları vazifenin bu müjdelemeden ibaret olmadığını da sezerek Dedi: Şu halde "hatb"ınız nedir?

HATB, önemli bir iş yani bir müjdeden sonra asıl gönderilmenize sebeb olan iş nedir? Ey "mürseller", Allah tarafından gönderilmiş şanlı elçiler!

32- "Günahkâr bir kavme" yani Lut kavmi üzerlerine salmak için, memleketlerinin altını üstüne çevirdikten sonra üzerlerine yağdırmak için

33-34- çamurdan taşlar, çamurdan taşlaşmış "siccîl" Rabbinin katında damgalanmış nişanlanmış, hangisinin kime ve nasıl isabet edeceği takdir olunmuş, belli edilmiş o müsrifler için, cürümde fasıklıkta ve günahta haddini aşmış, aşırıya kaçmış azgınlar için alametleriyle tertib edilmiş, hazırlanmış, mendud,

35- "Biz orada bulunan müminleri çıkardık." âyet metninde geçen "fâ" fasîha fâ'sıdır. Mahzuf, yani zikredilmeyen cümleleri özetler. Yani diğer sûrelerde beyan olunduğu üzere o kavmin köyüne vardıklarında, orada müminlerden kim varsa çıkardık.

36-38- Fakat orada bir evden başka müslüman bulmadık. Yani bir evden başka mümin yoktu, onun için bir ev halkından başka selamete çıkan bulunmadı ki o ev Hz. Lut'un evi idi, karısından başka bütün ailesi mümin oldukları için beraberinde selamete çıkmış kurtulmuşlardı. Demek Hz. Lût'un açıkladıklarına daha başka iman eden bulunsaydı onlar da kurtulacaklardı. Burada "müslimîn" (müslümanlar) "müminîn" (müminler) eş anlamlı gibi kullanılmış olmakla birlikte selamet bulanlar mânâsını da ifade etmektedir.

39-40- yani bir müjdeden sonra asıl gönderilmenize sebeb olan iş nedir? Ey "mürseller", Allah tarafından gönderilmiş şanlı elçiler! "Günahkâr bir kavme" yani Lut kavmi üzerlerine salmak için, memleketlerinin altını üstüne çevirdikten sonra üzerlerine yağdırmak için çamurdan taşlar, çamurdan taşlaşmış "siccîl" Rabbinin katında damgalanmış nişanlanmış, hangisinin kime ve nasıl isabet edeceği takdir olunmuş, belli edilmiş o müsrifler için, cürümde fasıklıkta ve günahta haddini aşmış, aşırıya kaçmış azgınlar için alametleriyle tertib edilmiş, hazırlanmış, mendud, "Biz orada bulunan müminleri çıkardık." âyet metninde geçen "fâ" fasîha fâ'sıdır. Mahzuf, yani zikredilmeyen cümleleri özetler. Yani diğer sûrelerde beyan olunduğu üzere o kavmin köyüne vardıklarında, orada müminlerden kim varsa çıkardık. Fakat orada bir evden başka müslüman bulmadık. Yani bir evden başka mümin yoktu, onun için bir ev halkından başka selamete çıkan bulunmadı ki o ev Hz. Lut'un evi idi, karısından başka bütün ailesi mümin oldukları için beraberinde selamete çıkmış kurtulmuşlardı. Demek Hz. Lût'un açıkladıklarına daha başka iman eden bulunsaydı onlar da kurtulacaklardı. Burada "müslimîn" (müslümanlar) "müminîn" (müminler) eş anlamlı gibi kullanılmış olmakla birlikte selamet bulanlar mânâsını da ifade etmektedir. Ve orada bir âyet bıraktık, yani o köylerin battığı yerde bir alamet kalmıştır ki yerküredeki alametlerden birisidir.

İbnü Cerir, "birçok istifli taşlar" demiş. Bazıları da bir kokar su demiştir. Bununla birlikte, "Ankebût" Sûresi'nde "Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır." (Ankebut, 29/35) âyetinde geçtiği üzere âyetten murat, "ayet-i kelamiye" yani sözlü ilâhî ayetleri olması da mümkündür ki, bu olayın vahiyle inen ilâhî kitaplarda zikredilmesi ile dillere destan olan bir ibret âyeti bırakılması demek olur. Bu şekliyle mânâ: Onlar hakkında bir âyet de bıraktık demek olacağından bu mânâya göre "Musa'da da.." ifadesinin hiçbir hazifsiz buraya atfı sahih olur. Önceki mânâda ise, "Musa'da da kıldık." diye âmil yani fiil takdiri ile üzerine atfolunur. Yahut "Musa'da da bir âyet vardır." takdirindedir. Bu takdirde üzerine atfı caiz görenler olmuştur. Kuvvetli açık bir delil ile, yani mucizelerle gönderdik de Firavun rüknü ile, yani bütün kuvvetiyle veya kavminden dayanmış olduğu kuvvetine güvenerek yüz çevirdi, Allah'ın âyetlerine iman etmedi. Kınanacak fiiller yaparken yani küfür ve azgınlık ile cinayetler yapıp dururken. Müfessirlerin gösterdiği bu mânâ, suda boğulmasından önceki halini beyan olur. Bir de "nefsini kınayarak" demek olabilir ki suda boğulurken "Gerçekten İsrailoğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka Tanrı olmadığına ben de iman ettim." (Yunus, 10/90) diyerek gösterdiği pişmanlığı ifade eder.

41- Akîm bir rüzgar, hiç hayır ve faydası olmayan aşılama ve tozlaşma yapmaz bir rüzgar.Gerçi "akîm" müteaddi yani geçişli de olabildiği için burada akîm bırakıcı, helak edici mânâsına olması daha uygun olacaktır.

42-Nitekim şöyle tefsir olunuyor: "Uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürütüp kül gibi ediyordu." Çürümüş kül gibi tozup dağılıveren

43- "Onlara: Bir zamana kadar istifade edin, denilmişti." Bunu Hûd Sûresi'nde geçen "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın." (Hud, 11/65) ifadesi ile tefsir edenler olmuş ise de o, den sonra, bunun ise fâ'nın delaletine göre utüv'den önce olması dolayısı ile daha önceden verilmiş bir fırsat olması gerektiği söylenmiştir.

44-45-Yani Salih (a.s)'in gönderilmesi ile verilen fırsattan istifade etmediler de Rablerinin emrinden kaçınarak azgınlık ettiler, onun için kendilerini yıldırım çarpıverdi. Yani azab yakalayıverdi. Diğer sûrelerde "sayha" haykırış, burada ise "sâika" yani "yıldırım" denilmiştir ki maksat aynı musibettir. Bakıp duruyorlardı, üç gün denilmiş olduğu ve alametleri görülmeye başladığı için azabı gözetmeye başlamışlardı. Azabı beklemenin ise azabdan daha acı olduğu da unutulmamalıdır. Veya azaba çarpılmış henüz can çekişirken birbirlerinin bütün felaket ve korkunçluğunu görüp duruyorlardı.

Bakıyorlardı da ne kendi kendilerine kalkmaya güçleri yetiyordu, ne de bir yardım bulabiliyorlardı. Bu ifadeler herhangi bir suretle batmakta olan bir kavmin bütün dehşeti ile manzarasını göstermektedir.

46- Bunlardan önce Nuh kavmini de helak etmiştik.

"Nuh kavmini helak ettik." takdirindedir. Yahut deki üzerine atfedilmiş olarak o mânâdadır. Çünkü o helak edilenler hep fasık birer kavim idiler. Onun için helak edildiler. Bu şekilde bunlar yeryüzünde cezanın olacağına delalet eden birer örnektirler. Bunu haber verdikten ve beyan ettikten sonra yükselmeye davet için buyuruluyor ki:

Meâl-i Şerifi

47- Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.

48- Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!

49- Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.

50- Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

51- Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."

52- Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.

53- Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.

54- Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.

55- Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.

56- Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

57- Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.

58- Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.

59- Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.

60- Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!..

47- "Bir de semaya bakın biz onu kuvvetle bina ettik." "İzmar alâ şaritati't-tefsir"dir. Yani semanın âmili olan "fiil" gizlenmiş de zamirine taalluk ettirilerek diye tefsir edilmiştir. Eserden, bunu yapan müessirin çıkarılmasını ifade eden, bir üslubda lafız mânânın muhtevasına terkibi ile de uyum sağlamıştır.

EYD, "yed" kelimesinin çoğulu olabilirse de burada "Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla." (Sâd, 38/17) âyetinde olduğu gibi teyidin aslı olan "kuvvet" mânâsına olması daha ağır basar. Bu beyan "Allaha kaçın!" ifadesi ile "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat, 51/56) âyetinin muhtevasına ve mânâsına önceden yapılmış bir hazırlıktır. Nitekim "Şüphesiz rızık veren güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zâriyât, 51/58) âyeti ile teyid olunacaktır. Ve hiç şüphesiz biz çok genişliğe malikiz. Bunun iki mânâsı vardır: Birisi, kudret genişliğini ifade eder. Kudret ve kuvvetimiz öyle geniştir ki semayı bina ile tükenmedikten başka onu daha çok genişletebilir. Bu mânâ hem, "Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir." (Fâtır, 35/35), hem de "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır." (Bakara, 2/255) âyetlerinin mânâlarını andırır. Birisi de zenginliği, nimet ve nimet vermede genişliği ifade eder, biz darlıkları genişletiriz. Yalvaran darda kalmışlara icabet eden, sıkıntıları açan, ihtiyaçları gideren, fakirleri zenginleştiren, nimet vereniz, demek olur.

48- Yer yüzünü de döşedik, türlü nimetlerle donattık, döşek gibi altınıza serdik ki üzerinde bir zamana kadar durup hayattan nasip alasınız. Daha da ne güzel döşeriz, türlü nimetlerle döşenmiş olduğu gibi ilerde daha güzelini döşeyecek, daha güzel nimetler verecek kuvvet ve kudret de mevcuttur.

49- Her şeyden de iki çift yarattık. İbnü Zeyd gibi bazı zatlar, bunu her cins hayvandan erkek ve dişi çeşitleri olarak anlamışlar ve açıklamışlardır ki "Orada gönül açan her türden (bitkiler) yetiştirdik." (Kaf, 50/7) âyeti gereğince bitkileri de buna katabiliriz.

Mücahid hareket ve hareketsizlik, gece ve gündüz, gökyüzü ve yeryüzü, siyah ve beyaz, sağlık ve hastalık, tad ve acı, sevap ve ceza, genel olarak birbirine zıt olan şeylere ve birbirinin karşıtı olan herşeye işaret olunduğunu söylemiştir. Diğer bazıları da eşyanın çeşitlere ayrılması ile tefsir etmişlerdir ki, en azı iki çeşit olur. Bu çeşitlilik zaman zaman çeşitli ifadelerle ve tasniflerle hatırlatılmak istenmiştir. Beydâvî yalnız bu mânâyı göstererek "Her cinsten iki çeşit" diye tefsir etmiştir. Bu mânâ öncekileri de içine alması açısından daha kapsamlıdır. Ancak bu takdirde "Herşey"den maksat, sadece cins olmuş oluyor. İfadenin zahiri ise her ferdi içine almaktadır. Onun için biz bundan herşeyin dış alemde ve iç dünyada veya haricî ve zihnî olmak üzere iki özelliğini ifade eden ve dış dünya ile iç alemi arasında çift bir uyum ile tecelli eden idrak meselesine de bir işaret anlıyoruz. Gerçi herşey bize iç alem dışındaki biçimini hikaye eden bir izlenim ile tecelli eder ve hakikat bu iki şeklin bir diğerine uyumu ile bilinir ki bunun birine "asîl" birine "zıllî" dahi denilir. Herhangi bir şeyden hasıl olan her şuur yani algılama olayında bu ikilik kaçınılmazdır. Bu ikilik içinde birleştirilmeden hiçbir şeyin varlığına inanılamaz ve tefekkür edilip düşünülemez. "Düşünesiniz" buyurulması da bunu destekler. Yalnız şunu dikkatten kaçırmamak gerekir ki buradaki "Herşeyi" "Yarattık" karinesi ile ancak yaratıklara şamil olabilir. "Şüphesiz O herşeye kadirdir." (En'am, 6/17)deki "şey" gibidir. Bu "şey" kavramı içine yüce Allah dahil değildir. Çünkü O, "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (Şûrâ, 42/11) hükmü ile ifade edilen bir ilahtır. Mahluk (yaratılmış) olmadığı gibi yaratık olan şey ile evlilik ilişkisine girmekten de münezzehtir. O "Ehad"dir, "Samed"dir. "Onun hiçbir dengi yoktur." (İhlas, 112/4), "O'nun eşi ne de çocuğu olmamıştır." Onun kendi zatı hakkındaki ilmi, çalışmakla elde edilen ilim kabilinden değil, bizzat olan "ilm-i huzurî" ile olduğu için zihin suretine (ideye) muhtaç olmayan ve dolayısıyla zatına bir eş gerekmeyen ezelî bir ilimdir. Allah'a da "şey" denilir diye "Fütuhat-ı Mekkiyye"de Muhyiddin-i Arabî'nin buradaki "her şey"e O'nu da katar yollu değerlendirmede bulunması doğru değildir. "Herşeyin yaratıcısı" (En'am 6/102) ifadesindeki "şey" kelimesine Allah dahil olmadığı gibi burada da dahil değildir. Kısaca çift olmaktan maksat, yalnız dış dünyadaki çeşitlilik ve eşyanın birbirinin karşıtı olması değildir, hem dış alemdeki hem de zihinlerdeki, biçimlerle dış dünyadaki ve iç dünyadaki çeşitlilik ve karşıtlığı da içine alır. Yüce Allah kuvvet ve kudret genişliğini göstermek üzere semayı bina etmiş ve yerküreyi döşemiş ve herşeyden çift çift yaratmıştır ki düşünesiniz, çiftler arasındaki ilişkileri düşünesiniz de yaratanın kuvvet ve kudretini, yaratmasının hikmetini, cezasının şiddetini, nimetinin genişliğini, bugünün, yarınını dünyanın ahiretini, ahiretin ceza ve sevabını anlayasınız.

50- O halde düşünüp de hep Allah'a kaçın, O'nun cezasından o elîm azabdan korunmak, Cennet ve pınarlar ile müjdelenen müttakiler içine girmek için iman ve tevhid, güzel amel ve kulluk ile O'nun koruması altına girin. Haberiniz olsun ki ben sizin için O'nun tarafından açıklayan bir uyarıcıyım, şirk koşanlara ve isyan edenlere hazırlanmış azabı haber vermeye görevli bir peygamber, hem de peygamberliği açık âyetler ve mucizelerle belli veya anlatılması gerekli olan şeyleri güzel anlatan bir peygamberim.

51-Yani "böyle söyle ey Muhammed!" Ve Allah ile birlikte diğer bir ilâh edinmeyin. Bu yasaklık ilk önce kaçınılması gerekli olan en büyük günahı ayrıca hatırlatmaktadır.

52-Bu böyledir, yani; "Onlardan öncekiler bir resul gelince ya sihirbaz dediler, ya da deli." Bu âyet Resulullah'a bir tesellidir.

53- Ona vasiyetleştiler mi? Yani sihirbaz ve deli demeyi öncekilerle şimdikiler hep birbirlerine tavsiye mi ettiler? Nerde edecekler, çoklarının birbirlerinden haberleri bile yok. Hayır onlar, Peygamberler'e öyle sihirbaz veya deli diyenler hep tuğyan etmiş, azgınlar zümresidir. Hakk'a karşı azgınlık etmekte, azgınlık sıfatında görüş birliği içinde oldukları için onun gereği olan sözleri de birbirlerine benziyor.

54- Onun için sen şimdi onlardan yüz çevir, zikrolunduğu üzere "Allah'a kaçın." "Allah ile birlikte başka bir ilah daha benimsemeyin!" diye davete tekrar edip tebliğ vazifeni yaptığın halde onlar inad ile azgınlıkta ısrar ettiklerinden dolayı artık onlarla mücadele ve münakaşadan kaçın, kendilerinden yüz çevir. O şekilde kınanacak sen değilsin, sende kusur olmaz.

55- Onunla beraber hatırlatmaya devam et, yani vazife ve sorumluluğu hatırlatarak vaaz ve nasihata devam et. Çünkü hatırlatma müminlere menfaat verir. Va'z ve nasihat ile vazifenin ve sorumluluğu hatırlatmanın müminlere faydası olur. İman etmiş olanların unumamasına, gaflete düşmemesine, imanlarının kuvvetlenmesine neşelerinin artmasına bilmediklerinin öğrenilmesine hatta iman etme eğiliminde olanların imana gelmesine sebep olur.

56-Hatırlatılması gerekli olan vazifenin esasının ne olduğuna gelince; Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet ve kulluk etsinler diye yarattım. İşte hatırlatılması gereken vazife budur. Cin ve insan cinsinin yaratılmasının hikmeti Allah'ı tanıyıp ona ibadet ve kulluk etmektir. Bunun dışında başka şeylere tüketilen ömürler, ameller zayi edilmiş olur, onun için azabı hak eder. Bazıları "bana ibadet etsinler diye..." ifadesinde "beni tanısınlar diye" şeklinde bir tefsir nakletmişlerdir. Bunun mânâsı da "Beni mabud tanısınlar." demektir. Bu ise benim emirlerimi tutarak bana kulluk ve ibadet etsinler demeye gelir. İbadet ve kulluk, isteyerek yapılan fiillerden olarak istenen fiil oldukları için bazılarının bunu yapmaması insan ve cin cinsi için en mükemmel gaye olmasına aykırı olmaz. Bundan yüce Allah'ın muradının geri kalmış ve yerine getirilmemiş olması mânâsının çıkarılması da gerekmez. Çünkü bu gibi yerlerde, Fıkıh bilginlerinin dedikleri gibi "Hikmet,fertlerin herbiri itibarıyla değil, cins itibarıyla göz önüne alınır." Kısaca bunun mânâsı ibadet ile mükellef olmak üzere yarattık demektir. Yoksa hepsinin salih kullardan olmasını tekdir eyledik, demek değildir.

57-Böyle ibadet ve kulluğun yararının Allah'a ait olmayıp yine kulların menfaatleri için olduğuna dikkat çekmek için buyuruluyor ki: Ve ben onlardan bir rızık istemem, bana yemek yedirmelerini de istemem, yani diğer efendilerin kullarından, uşaklarından bekledikleri gibi efendilerin menfaatine kulluk değil.

58- Zira Allah'ın kendisidir o rızık veren ve kuvvet sahibi metin, yani kuvvetli şiddetli, onun için O'na kulluk, O'nun kuvvetinden istifade ile kullarına yararlı olmak ve o sayede vaad buyurduğu yüksek sevaba ermek içindir. Onun için Allah'a kaçın, ve Allah'a kulluk edin.

59- Zira o zulüm edenlere, peygambere inanmayıp Allah'a kulluktan kaçan, şirk ve azgınlık ile kendilerini ebedi azaba sürükleyerek nefislerine yazık etmiş olan Mekke müşrikleri gibilere arkadaşlarının hisseleri gibi dolgun bir hisse var.

ZENÛB, su dağıtan sakaların su taksim ettikleri dolgun büyük bir küfedir ki burada azabdan pay almak mânâsına istiare olunmuştur. Şimdi onu benden acele istemesinler. "Bu tehdid ne zaman gerçekleşecektir?" (Yâsin, 36/48) deyip durmasınlar.


60- Çünkü kendilerine vaad olunan o günlerinden dolayı vay o inkâr edenlere! Zira sûrenin başında geçtiği üzere "Muhakkak o size vaad olunan her halde doğrudur ve muhakkak ceza, şüphesiz olacaktır." (Zâriyât, 51/5-6) Bu mânâ şimdi bir de Tûr Sûresi ile teyid olunacak, pekiştirilecektir.



Elmalılı Hamdi Tefsiri - Kuranı Kerim

Kategoriler

Kuran Kaynakları

zariyat suresi - Kuran Hatim sayfasını izlemektesiniz.



Kur’an’ı Kerim

Allah tarafından gönderilen ilahi kitapların sonuncusu olan Kur’an’ı Kerim, son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v.) indirilmiştir. Sözlükte toplamak, okumak, bir araya getirmek anlamına gelen Kur’an, terim olarak şöyle tarif edilir:

“Hz. Peygamber’e indirilen, mushaflarda yazılı olup, peygamberimizden bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş olan; okunmasıyla ibadet edilen ve insanlığın benzerini getirmekten aciz kaldığı “ilahi kelâm”dır.

İlahi Kitapların Özelliği


İlahi kitapların en büyük özelliği ve değeri şüphesiz onların Allah’ın sözlerinden ibaret olmalarıdır. Ancak bugün bu özellik sadece Kur’ân-ı Kerîm’e mahsustur. Zira diğer ilâhî kitaplar peygamberlerinden sonra insanlarca tahrifat ile karşı karşıya kalmış ve sonunda bir insanın kaleme aldığı kitaplar haline gelmişlerdir. Zâten Kur’ân-ı Kerîm’in gönderilmesinin bir sebebi de budur. Son vahyedilen ilahi kelam olan Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden önce gönderilen ilâhî kitapların bilgi ve hikmetlerini de içeren en mükemmel ilahi kitaptır. Kur’an Son ilahi kitap olması itibarıyla da bizzat Allah’ın muhafazası altındadır. O, hiç değişmeden kıyamete kadar insanlığa kurtuluş ve huzur reçetesi olmaya devam edecektir.

KUR’AN’IN NÜZÛLÜ (İNDİRİLMESİ)


Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’tan Hz.Peygamber’e Cebrail aracılığıyla, vahiy yoluyla indirilmiştir. Kolayca ezberlenmesi, kısa zamanda insanlara ulaşması, manasının kolaylıkla anlaşılması, inançların ve hükümlerin müminlerin kalbinde yavaş yavaş kuvvetlenip kökleşmesi için Kur’an bir defada toptan indirilmemiş, yaklaşık yirmi üç senede, peyderpey indirilmiştir.

KURAN-I KERİM NASIL OKUNMALI? KURAN-I KERİM EN GÜZEL NASIL OKUNUR?

Kuran okurken dikkat edilmesi gerekenler

Kuran-ı Kerim'i doğru bir şekilde okumak için harflerin üzerilerindeki uzatmalarına ve mahreç yerlerine dikkat etmek oldukça önemlidir. Harflerin okunuşunu değiştiren medler yani uzatmalar kişinin Kuran-ı Kerim'i nağmeli okumasını sağlamaz. Nağmeli bir şekilde okumak demek, kişinin Kuran-ı Kerim'i okurken oluşturduğu güzel sesiyle dinleyicilerin gönlüne hitap etmesidir.

Nağmeli okunan bir ayet ise insanlara karşı Kuran-ı Kerimin daha fazla okunup, daha fazla dinlenmesini teşvik eder.